9/27/2007 - TÜRK SİYASAL SİSTEMİNDE MERKEZ ÇEVRE İLİŞKİSİ
Cumhuriyetin Emniyet
Sibopları :
Türk siyasal sisteminin girmiş olduğu Cumhurbaşkanlığı krizi ile birlikte asırlık cumhuriyetimizin
sahiplerinden birisini daha yakinen idrak etmiş durumdayız. Ordumuz , bürokrasimiz
, CHF ‘ mizden gayrı Anayasa Mahkemesi
de Cumhuriyetimizin muhkem kalelerinden birisi olduğunu ispatladı.Varlık
sebebinin hakkını yerine getirdi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anayasa
mahkemesinin takındığı bu tarafgir tutum
olayları demokratik iyimserlikle anlamaya çalışan halkımızın kahir ekseri
tarafından anlaşılamadı. Bakışlar bulanıklaştı, vicdanlar kanadı.Cumhurbaşkanlığı
meselesinin neden bu kadar politik bir cephe oluşturduğu hala çok iyi
anlaşılmış değil. Meselenin mahiyetini anlamak için kuruluşundan itibaren
Türkiye Cumhuriyeti siyasal sistemine ve siyasetin kurgulanış biçimine merkez
–çevre ilişkisine) göz atmamız icap eder. Türk siyasal sistemi her bir tarafına
sigortalar yerleştirilmiş merkez çevre sisteminden ibarettir. Merkezi çevrenin
tasallutundan korumak için kritik görülen her noktaya bir emniyet sibop’u
konulmuş , birbirlerine eklemlenen yapının en tepesine de Cumhurbaşkanlığı
yerleştirilmiştir.Bu sigortalar sisteminin ne kadar işlevsel olduğunu son
Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşadığımız tecrübeler bize ispatlamış
durumda.Pek çoğumuz için Cumhurbaşkanlığı meselesinde gösterilen direnci
anlamak kolay olmadı. Çünkü Çankaya’nın nihayetinde noter benzeri sembolik bir
yapı olduğu varsayılıyordu.Oysa bürokratik bir oligarşi karakteristiği gösteren
devletimizin tüm temel taşları ona bağlı çalışmakta ; Ordu
, Yargı , Yök , Bürokrasi. Hükümet ise nerede ise sembolik bir merci. Yönetici
elitlerin bir ölçüde tahammül gösterebileceği
icraat makamı
Cumhuriyet Kimin
İçin:
Cumhuriyetimizin cumhur için , demokrasimizin halk için
olmadığı pek çok kişi tarafından pek çok defa dile getirilmiş bir husustur.Bu
konuda Halk fırkasından sadır olan
veciz sözleri toplasak küçük bir
risale ortaya çıkar.Son dönemde bu literatüre Deniz Baykal’ın katkıları takdire
şayandır ! Türkiye’nin iktidar seçkinleri çift başlı bir sorunla karşı karşıya kalmaktadırlar.
Bir yandan halk’ın plajlara gelmesini istemekte öte yandan vatandaşın denize
girememesinden bizar olmaktalar.Bir yandan toplumu dönüştürmeyi hedefleyen
Cumhuriyet projesi için çevrenin merkezleşmesi arzu edilirken , öte yandan çevrenin ari
merkezi unsurları ifsat etmesinden doğan bir kaygı yaşanmaktadır. Türkiye
Cumhuriyetinin iktidar elitleri Fransız Jakobenlerinin izinden gitme hususunda
oldukça mahir bir tutum sürdürmektedir.
Osmanlıdan Bu Yana
Merkez Çevre Denklemi:
Osmanlı devleti - oryantalist söylemle ifade edilecek olursak
Patrimonyal (1) - , son derece merkeziyetçi özellikte idi. Osmanlı devlet yapısının merkeziyetçi yapısı
, sosyolojik cemaatlere verilen imtiyazlar ve ademi merkeziyetçi alem tasavvuru
ile örtüşünce, merkezi devlet aygıtının hegomonik özellikleri törpülenmiş
olmakta idi. Nihayetinde devlet mevcudiyetini, mesuliyetini ve gücünü devlet
işlerinin yönetimi (bürokrasi ),adalet (yargı) ve ordu (güvenlik) ile
sınırlandırmış idi.Mesela Eğitime bile devletin müdahalesi olmazdı. Merkez
çevrenin diline , dinine , kılık kıyafetine hatta çoğu zaman hukukuna bile karışmazdı. Osmanlı çevre
olarak algıladığı unsurları , doğrudan merkezin içine alma politikasını başarı
ile uygulayıp merkezileştirmekte mahir idi.Bu sebepten ötürü safevi – Şii
etkisi ile oluşan alevi cemaatleri dışında-mevzi oluşumları saymaz isek-
çevrede kümeleşen cemaatler , sosyal katmanlar yoktu.Sonraları Thomas
Hobbes’ un Leviathan (1) devleti Avrupa da ete kemiğe bürünmeye başladığında
Osmanlı artık emeklilik günlerini düşünen ihtiyarlar gibi kuvvet ve kudret
arzusundan kendisini arındırmıştı. Bu tarihten sonra Osmanlı da inşa edilmeye
çalışılan devlet Padişahın gölgesinde yada gölge padişahların arkasında yer
alan güçlü askeri bürokrasiden ibaret , yarı
Leviathan bir devletti. Bireyin yatak odasına girememiş/ girmeyi tahayyül
bile edememiş , Osmanlı devletinin
hayatiyetini sürdürmesini de beklememek gerekti. Burada bir parantez açıp Tanzimat
ile birlikte Osmanlının son yüzyılına damgasını vuran Osmanlı
entelijansının tavrını irdemek gerek .Osmanlının son yüzyılında ortaya çıkan
Entelijansının Türkçü ,İslamcı ve Batıcı tüm kesimleri Devleti kurtarmak derdindedir
ve Özgürlük taraftarıdır. Ancak bu özgürlüklerin ne olduğunu anlamak için
mezkur kesimlerin kalem erbabının yazdığı eserlere bakılınca sloganların
dışında dişe dokunur bir şeylere rastlanılmamaktadır.Düşünce dünyası
sloganlarla şekillendirildiğinde çelişkilerin ortaya çıkması kaçınılmaz
olmaktadır. Tanzimat ‘tan bu güne değin sürdürülen özgürlük talepleri de
sürekli çelişkiler üreten karakterdedir. Özgürlüğü güçlü Devlette aramak çabasının
düşünsel hayatımıza günümüze değin mühim tesirleri olmuştur.
Osmanlı Merkezinin (merkezi bürokrasi ve ordusunun) liyakat
odaklı avangart yapısı Osmanlının çevre –merkez ilişkilerinin insicamlı
devamına olanak sağlıyordu. Çevre aynı zamanda merkez demekti. Devletin asli
unsuru olan Müslüman toplulukların (ideolojik tümleşiklik dolayısı ile ) kendilerini merkezde addetmeleri anlaşılabilir
bir durumdur. Bu psikolojik tesirin yanı sıra Osmanlı ulema sınıfı ve
sanatçıları da merkez ile güçlü bağlar inşa etmişti . Bu sınıfların merkez ile
çevre arasında çoğu zaman süspansiyon görevini gördüğünü söylemek mümkündür.
Unutulmamalıdır ki Osmanlı gibi
pre-modern devlette bu kesimlerin toplum içinde anlamı ve önemi günümüzden daha
önceliklidir. Öte yandan Devşirme sistemi ile Müslim , Gayrimüslim pek çok etnik unsur da kendisini merkez de görebilmiş , merkez çevre
gerilimini azaltmıştır. Osmanlının etnik temele dayalı olmayan yapısı,
Osmanlıda mevcudiyetini sürdüren farklı etnik grupların bu bağlamda çevre
gerilimi oluşturmasına imkan tanımamıştır. Hatta Osmanlıda Türk etnik kimliğinin
ve ulusçuluk düşüncesinin en son dönemlerde ortaya çıkmasının sebeplerinden
birisi de ; “ devletin asli unsuru
olarak biz Türkler “Türk” dersek diğerleri de ben falanım , ben filanım der de
vahdetimiz dağılır” endişesidir.
Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar farklı toplumsal cemaatler
, farklı etnik kökenler ve ideolojik görüşlerin katkısı ile el birliği ile
kurulmuş ise de kuruluşundan hemen sonra Tanzimatçı – Batıcı kadroların iktidarı bütünü ile ele geçirmesi uzun zaman
almamıştır. Bu kadrolar Devleti inşa ederken Osmanlıdaki bazı yapısal unsurları
değiştirerek , bazılarını dönüştürerek ,
Leviathan ı şekillendirdiler. Toplum ise zaten devlet tarafından kurgulanması
gereken bir şeydi.Osmanlıda Devlet
anlamına gelen Padişah otoritesi pekiştirilerek kurumsal öğelere
ayrıştırılırken , merkez çevre piramidi
ters yüz edilmiş , çevrenin merkezde vücut bulduğu Osmanlı piramidinin yerini
merkezin çevreyi üniterleştirdiği bir yapı ihsas edilmiştir. Devletin dili
,dini , ırkı , medeniyet yönü kesin
çizgilerle tanımlanmış bu tanıma uygun bir çevre inşa edilmeye uğraşılmıştır.
Kapitalist ekonomik dönüşümü sağlayacak , yerli kapitalizmi inşa etmek için
Devlet zenginleri ortaya çıkarılmış , bu insanlarla bürokratik yapılar sıkı
sıkıya bir birine bağlanmıştır. Askeri ve Sivil
bürokrasinin Osmanlıdakinin tersine farklı toplumsal kesimlere ait olması
istenmemiş , katı kurallarla sınırlandırılmış batıcı , cumhuriyetçi dar bir kesimin elinde
tutulmaya çalışılmıştır. Babadan oğla geçen bir bürokrasi ihsas edilememişse de
eskilerin (Pek çok zaman babalarının
/bknz üniversite öğretim görevlilerinde
rahatlıkla görülebilen akrabalık ilişkileri) yerlerini alacak yeni
bürokrat adaylarının normlara uygunluğu sıkı sıkıya kontrol edilmiştir.
Osmanlının özellikle son dönemlerinde merkezin çevredeki ileri karakolları olan
tarikatlar yasaklanıp tekkeler kapatılırken , Osmanlıda muhalif bir çevre
unsuru olan alevi ve Bektaşiler ise yeni
devletin asli unsur ve toplumsal tabanlarından birisi olarak kabul
edilmiştir.Osmanlıda nerede ise devletten bağımsız olan Ulema sınıfının yerine bu
günlerde YÖK de tezahürünü görebileceğimiz devletin kapıkulu bir ulema sınıfı
oluşturulmuştur. Osmanlıda şer’i ve örfi olan yargı tekleştirilerek seküler tek
bir yargı sistemine geçilmiştir. Böylelikle hem devlet için kilit bir kurum
daha oluşturulup selameti sağlanır iken öte yandan üniter toplum içinde
tahammül edilemeyecek olan çok hukukluğun önüne geçilmiştir.
Bu emniyet sibopları neticesinde Devletin tasvip etmediği herhangi bir kesim ,
düşünce , etnisite iktidar olsa bile Devleti ele geçiremeyecektir. E zaten
kominizim çok gerekli bir şey olursa onu da devletimiz mutlaka getirtecektir.
Notlar:
Patrimonyal (1): Ev topluluğu
şefinin otorite alanının genişlemesiyle teşekkül eden yönetim örgütünün
iktidar ve otorite yapısını ifade eder. Max Weber'in otorite/egemenlik
tipoloji-sinde geleneksel otoritenin saf tipi olarak
"patriyorkalizm", bunun biraz daha gelişmiş şekli olarak
patrimonyalizm ve feodalizm gösterilmiştir. Kaynak :Davut Dursun
* Patrimonyal
otorite, köken olarak Ortaçağ Avrupa’sındaki senyörlerin ve kralların
egemenliklerine kadar uzanmaktadır. Toplumun tamamı otoriteyi temsil eden
figürün etrafında toplanmıştır ve "kan bağı" olmasa dahi tebaa kendisini
otoriteye ait saymaktadır (Sennett, 1992: 59-64). Patrimonyal otorite
kavramının tarihi çizgisi her ne kadar Avrupa'ya aitse de, bu kavram
"pederşahi" anlamını içermesi nedeniyle, geleneksel toplumlarda
iktidar biçimini adlandırmakta yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Benzer bir
şekilde, Türk siyasal yaşamında da Osmanlıdan Cumhuriyet’e aktarılan geleneksel
patrimonyal otorite anlayışı, modern biçimler ve kurumlar içinde günümüze kadar
yansımıştır. Yukarıda değinildiği gibi geleneksel otorite, ataerkine dayalı
olarak ortaya çıkmış, toplum yasal-ussal otoritenin meşruiyetini kabul etse
dahi ataerkinin dolayısıyla baba otoritesinin izleri bir şekilde süregelmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de, patrimonyal otoritenin kimi
nitelikleri, iktidar biçimi olarak benimsenmiştir.
Türk
toplumunda “ata”, dolayısıyla da “baba”, bir kurtarıcı anlamını içermektedir.
Toplumsal yapıdaki değişimler sonucunda Türkler, babadan oğula geçen iktidar
yerine yasal-ussal bir meşruiyeti Cumhuriyet’le benimsemiş olsa
da yeni liderlerine “Ata” diye hitab etmiş, yabancıların çevirisiyle “Father of
Turks”, “Türklerin Babası” kavramı Cumhuriyet dönemi Türk siyasal yaşamına
girmiştir. Ayrıca, Türk siyasal yaşamında, güven veren bir siyasal liderin bu
özelliğini, babasından aldığı durumlar da görülmüştür. “Babasının oğlu” olarak,
otoriteye sahip olan Erdal İnönü ve Aydın Menderes buna örnek gösterilebilir.
Türk siyasal
yaşamında “baba” kavramı, aynı zamanda geleneksel-kutsal bir değer olan, ailevi
değerlerin egemenliğine atıfta bulunan, koruyucu ve güven verici boyutları da
içermektedir. Bizi kollayan, koruyan ve güven veren devlet, “devlet babadır”.
Devlet baba kavramı, patrimonyal devlet geleneği içinde, devletin “kendisi için
var olan bir özne”, toplumu var eden kutsal bir değer olarak algılanmasından
doğan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.
Lâkâblar,
ünvanlar ve yakıştırmalar, Türk siyasal yaşamında sıkça karşılaştığımız siyasal
otorite pekiştirme ve sürdürme unsurlarıdır. Bu unsurlar genellikle geleneksel
değerler olarak, yasal otorite tarafından kullanılırlar. Örneğin, bu konuda
yasal düzenleme olmasına karşın, “Paşa” ve “Hazret” ifadeleri Osmanlı
döneminden sonra Cumhuriyet liderleri için de kullanılmıştır. “Mustafa Kemal
Paşa Hazretleri” ifadesine, Cumhuriyetin ilk yıllarında basında ve basın dışı
söylemde sıkça rastlanmıştır.
Kaynak:Siyasal İletişim Meteforu Olarak Baba / Gülseren
Şendur Atabek Öğr.Gör.Dr. Akdeniz Üniversitesi, İletişim Fakültesi
|