TÜRK SİYASAL SİSTEMİNDE MERKEZ ÇEVRE İLİŞKİSİ

Cumhuriyetin Emniyet Sibopları  :

Türk siyasal sisteminin girmiş olduğu Cumhurbaşkanlığı  krizi ile birlikte asırlık cumhuriyetimizin sahiplerinden birisini daha yakinen idrak etmiş durumdayız. Ordumuz , bürokrasimiz , CHF ‘  mizden gayrı Anayasa Mahkemesi de Cumhuriyetimizin muhkem kalelerinden birisi olduğunu ispatladı.Varlık sebebinin hakkını yerine getirdi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anayasa mahkemesinin takındığı bu  tarafgir tutum olayları demokratik iyimserlikle anlamaya çalışan halkımızın kahir ekseri tarafından anlaşılamadı. Bakışlar bulanıklaştı, vicdanlar kanadı.Cumhurbaşkanlığı meselesinin neden bu kadar politik bir cephe oluşturduğu hala çok iyi anlaşılmış değil. Meselenin mahiyetini anlamak için kuruluşundan itibaren Türkiye Cumhuriyeti siyasal sistemine ve siyasetin kurgulanış biçimine merkez –çevre ilişkisine) göz atmamız icap eder. Türk siyasal sistemi her bir tarafına sigortalar yerleştirilmiş merkez çevre sisteminden ibarettir. Merkezi çevrenin tasallutundan korumak için kritik görülen her noktaya bir emniyet sibop’u konulmuş , birbirlerine eklemlenen yapının en tepesine de Cumhurbaşkanlığı yerleştirilmiştir.Bu sigortalar sisteminin ne kadar işlevsel olduğunu son Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşadığımız tecrübeler bize ispatlamış durumda.Pek çoğumuz için Cumhurbaşkanlığı meselesinde gösterilen direnci anlamak kolay olmadı. Çünkü Çankaya’nın nihayetinde noter benzeri sembolik bir yapı olduğu varsayılıyordu.Oysa bürokratik bir oligarşi karakteristiği gösteren devletimizin    tüm temel taşları ona bağlı çalışmakta ; Ordu , Yargı , Yök , Bürokrasi. Hükümet ise nerede ise sembolik bir merci. Yönetici elitlerin bir ölçüde tahammül gösterebileceği  icraat  makamı

 

Cumhuriyet Kimin İçin:

Cumhuriyetimizin cumhur için , demokrasimizin halk için olmadığı pek çok kişi tarafından pek çok defa dile getirilmiş bir husustur.Bu konuda Halk fırkasından sadır olan  veciz  sözleri toplasak küçük bir risale ortaya çıkar.Son dönemde bu literatüre Deniz Baykal’ın katkıları takdire şayandır ! Türkiye’nin iktidar seçkinleri çift başlı bir sorunla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bir yandan halk’ın plajlara gelmesini istemekte öte yandan vatandaşın denize girememesinden bizar olmaktalar.Bir yandan toplumu dönüştürmeyi hedefleyen Cumhuriyet projesi için çevrenin merkezleşmesi  arzu edilirken , öte yandan çevrenin ari merkezi unsurları ifsat etmesinden doğan bir kaygı yaşanmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin iktidar elitleri Fransız Jakobenlerinin izinden gitme hususunda oldukça  mahir bir tutum sürdürmektedir.

 

Osmanlıdan Bu Yana Merkez Çevre Denklemi:

Osmanlı devleti - oryantalist söylemle ifade edilecek olursak Patrimonyal (1) - , son derece merkeziyetçi özellikte idi.  Osmanlı devlet yapısının merkeziyetçi yapısı , sosyolojik cemaatlere verilen imtiyazlar ve ademi merkeziyetçi alem tasavvuru ile örtüşünce, merkezi devlet aygıtının hegomonik özellikleri törpülenmiş olmakta idi. Nihayetinde devlet mevcudiyetini, mesuliyetini ve gücünü devlet işlerinin yönetimi (bürokrasi ),adalet (yargı) ve ordu (güvenlik) ile sınırlandırmış idi.Mesela Eğitime bile devletin müdahalesi olmazdı. Merkez çevrenin diline , dinine , kılık kıyafetine hatta çoğu zaman  hukukuna bile karışmazdı. Osmanlı çevre olarak algıladığı unsurları , doğrudan merkezin içine alma politikasını başarı ile uygulayıp merkezileştirmekte mahir idi.Bu sebepten ötürü safevi – Şii etkisi ile oluşan alevi cemaatleri dışında-mevzi oluşumları saymaz isek- çevrede kümeleşen cemaatler , sosyal katmanlar yoktu.Sonraları   Thomas Hobbes’ un Leviathan (1) devleti Avrupa da ete kemiğe bürünmeye başladığında Osmanlı artık emeklilik günlerini düşünen ihtiyarlar gibi kuvvet ve kudret arzusundan kendisini arındırmıştı. Bu tarihten sonra Osmanlı da inşa edilmeye çalışılan devlet Padişahın gölgesinde yada gölge padişahların arkasında yer alan güçlü askeri bürokrasiden ibaret ,  yarı Leviathan bir devletti. Bireyin yatak odasına girememiş/ girmeyi tahayyül bile  edememiş , Osmanlı devletinin hayatiyetini sürdürmesini de beklememek gerekti. Burada bir parantez açıp Tanzimat ile  birlikte Osmanlının  son yüzyılına damgasını vuran Osmanlı entelijansının tavrını irdemek gerek .Osmanlının son yüzyılında ortaya çıkan Entelijansının Türkçü ,İslamcı ve Batıcı tüm kesimleri Devleti kurtarmak derdindedir ve Özgürlük taraftarıdır. Ancak bu özgürlüklerin ne olduğunu anlamak için mezkur kesimlerin kalem erbabının yazdığı eserlere bakılınca sloganların dışında dişe dokunur bir şeylere rastlanılmamaktadır.Düşünce dünyası sloganlarla şekillendirildiğinde çelişkilerin ortaya çıkması kaçınılmaz olmaktadır. Tanzimat ‘tan bu güne değin sürdürülen özgürlük talepleri de sürekli çelişkiler üreten karakterdedir. Özgürlüğü güçlü Devlette aramak çabasının düşünsel hayatımıza günümüze değin mühim tesirleri olmuştur.

 

Osmanlı Merkezinin (merkezi bürokrasi ve ordusunun) liyakat odaklı avangart yapısı Osmanlının çevre –merkez ilişkilerinin insicamlı devamına olanak sağlıyordu. Çevre aynı zamanda merkez demekti. Devletin asli unsuru olan Müslüman toplulukların (ideolojik tümleşiklik dolayısı ile )  kendilerini merkezde addetmeleri anlaşılabilir bir durumdur. Bu psikolojik tesirin yanı sıra Osmanlı ulema sınıfı ve sanatçıları da merkez ile güçlü bağlar inşa etmişti . Bu sınıfların merkez ile çevre arasında çoğu zaman süspansiyon görevini gördüğünü söylemek mümkündür. Unutulmamalıdır ki  Osmanlı gibi pre-modern devlette bu kesimlerin toplum içinde anlamı ve önemi günümüzden daha önceliklidir. Öte yandan Devşirme sistemi ile Müslim  , Gayrimüslim pek çok etnik unsur da  kendisini merkez de görebilmiş , merkez çevre gerilimini azaltmıştır. Osmanlının etnik temele dayalı olmayan yapısı, Osmanlıda mevcudiyetini sürdüren farklı etnik grupların bu bağlamda çevre gerilimi oluşturmasına imkan tanımamıştır. Hatta Osmanlıda Türk etnik kimliğinin ve ulusçuluk düşüncesinin en son dönemlerde ortaya çıkmasının sebeplerinden birisi de  ; “ devletin asli unsuru olarak biz Türkler “Türk” dersek diğerleri de ben falanım , ben filanım der de vahdetimiz dağılır” endişesidir.

 

Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar farklı toplumsal cemaatler , farklı etnik kökenler ve ideolojik görüşlerin katkısı ile el birliği ile kurulmuş ise de kuruluşundan hemen sonra Tanzimatçı – Batıcı kadroların   iktidarı bütünü ile ele geçirmesi uzun zaman almamıştır. Bu kadrolar Devleti inşa ederken Osmanlıdaki bazı yapısal unsurları değiştirerek ,  bazılarını dönüştürerek , Leviathan ı şekillendirdiler. Toplum ise zaten devlet tarafından kurgulanması gereken bir şeydi.Osmanlıda  Devlet anlamına gelen  Padişah  otoritesi pekiştirilerek kurumsal öğelere ayrıştırılırken  , merkez çevre piramidi ters yüz edilmiş , çevrenin merkezde vücut bulduğu Osmanlı piramidinin yerini merkezin çevreyi üniterleştirdiği bir yapı ihsas edilmiştir. Devletin dili ,dini , ırkı , medeniyet yönü  kesin çizgilerle tanımlanmış bu tanıma uygun bir çevre inşa edilmeye uğraşılmıştır. Kapitalist ekonomik dönüşümü sağlayacak , yerli kapitalizmi inşa etmek için Devlet zenginleri ortaya çıkarılmış , bu insanlarla bürokratik yapılar sıkı sıkıya  bir  birine bağlanmıştır. Askeri ve Sivil bürokrasinin Osmanlıdakinin tersine farklı toplumsal kesimlere ait olması istenmemiş , katı kurallarla sınırlandırılmış  batıcı , cumhuriyetçi dar bir kesimin elinde tutulmaya çalışılmıştır. Babadan oğla geçen bir bürokrasi ihsas edilememişse de eskilerin (Pek çok zaman  babalarının /bknz üniversite öğretim görevlilerinde  rahatlıkla görülebilen akrabalık ilişkileri) yerlerini alacak yeni bürokrat adaylarının normlara uygunluğu sıkı sıkıya kontrol edilmiştir. Osmanlının özellikle son dönemlerinde merkezin çevredeki ileri karakolları olan tarikatlar yasaklanıp tekkeler kapatılırken , Osmanlıda muhalif bir çevre unsuru  olan alevi ve Bektaşiler ise yeni devletin asli unsur ve toplumsal tabanlarından birisi olarak kabul edilmiştir.Osmanlıda nerede ise devletten bağımsız olan Ulema sınıfının yerine bu günlerde YÖK de tezahürünü görebileceğimiz devletin kapıkulu bir ulema sınıfı oluşturulmuştur. Osmanlıda şer’i ve örfi olan yargı tekleştirilerek seküler tek bir yargı sistemine geçilmiştir. Böylelikle hem devlet için kilit bir kurum daha oluşturulup selameti sağlanır iken öte yandan üniter toplum içinde tahammül edilemeyecek olan çok hukukluğun önüne geçilmiştir.

 

Bu emniyet sibopları neticesinde  Devletin tasvip etmediği herhangi bir kesim , düşünce , etnisite iktidar olsa bile Devleti ele geçiremeyecektir. E zaten kominizim çok gerekli bir şey olursa onu da devletimiz mutlaka getirtecektir.  

 

 

 

Notlar:

Patrimonyal (1): Ev topluluğu şefinin otorite alanının ge­nişlemesiyle teşekkül eden yönetim örgütü­nün iktidar ve otorite yapısını ifade eder. Max Weber'in otorite/egemenlik tipoloji-sinde geleneksel otoritenin saf tipi olarak "patriyorkalizm", bunun biraz daha geliş­miş şekli olarak patrimonyalizm ve feoda­lizm gösterilmiştir. Kaynak :Davut Dursun

* Patrimonyal otorite, köken olarak Ortaçağ Avrupa’sındaki senyörlerin ve kralların egemenliklerine kadar uzanmaktadır. Toplumun tamamı otoriteyi temsil eden figürün etrafında toplanmıştır ve "kan bağı" olmasa dahi tebaa kendisini otoriteye ait saymaktadır (Sennett, 1992: 59-64). Patrimonyal otorite kavramının tarihi çizgisi her ne kadar Avrupa'ya aitse de, bu kavram "pederşahi" anlamını içermesi nedeniyle, geleneksel  toplumlarda iktidar biçimini adlandırmakta yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Benzer bir şekilde, Türk siyasal yaşamında da Osmanlıdan Cumhuriyet’e aktarılan geleneksel patrimonyal otorite anlayışı, modern biçimler ve kurumlar içinde günümüze kadar yansımıştır. Yukarıda değinildiği gibi geleneksel otorite, ataerkine dayalı olarak ortaya çıkmış, toplum yasal-ussal otoritenin meşruiyetini kabul etse dahi ataerkinin dolayısıyla baba otoritesinin izleri bir şekilde süregelmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de, patrimonyal otoritenin kimi nitelikleri, iktidar biçimi olarak benimsenmiştir.

 

Türk toplumunda “ata”, dolayısıyla da “baba”, bir kurtarıcı anlamını içermektedir. Toplumsal yapıdaki değişimler sonucunda Türkler, babadan oğula geçen iktidar yerine yasal-ussal bir meşruiyeti Cumhuriyetle benimsemiş olsa da yeni liderlerine “Ata” diye hitab etmiş, yabancıların çevirisiyle “Father of Turks”, “Türklerin Babası” kavramı Cumhuriyet dönemi Türk siyasal yaşamına girmiştir. Ayrıca, Türk siyasal yaşamında, güven veren bir siyasal liderin bu özelliğini, babasından aldığı durumlar da görülmüştür. “Babasının oğlu” olarak, otoriteye sahip olan Erdal İnönü ve Aydın Menderes buna örnek gösterilebilir.

 

Türk siyasal yaşamında “baba” kavramı, aynı zamanda geleneksel-kutsal bir değer olan, ailevi değerlerin egemenliğine atıfta bulunan, koruyucu ve güven verici boyutları da içermektedir. Bizi kollayan, koruyan ve güven veren devlet, “devlet babadır”. Devlet baba kavramı, patrimonyal devlet geleneği içinde, devletin “kendisi için var olan bir özne”, toplumu var eden kutsal bir değer olarak algılanmasından doğan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.

Lâkâblar, ünvanlar ve yakıştırmalar, Türk siyasal yaşamında sıkça karşılaştığımız siyasal otorite pekiştirme ve sürdürme unsurlarıdır. Bu unsurlar genellikle geleneksel değerler olarak, yasal otorite tarafından kullanılırlar. Örneğin, bu konuda yasal düzenleme olmasına karşın, “Paşa” ve “Hazret” ifadeleri Osmanlı döneminden sonra Cumhuriyet liderleri için de kullanılmıştır. “Mustafa Kemal Paşa Hazretleri” ifadesine, Cumhuriyetin ilk yıllarında basında ve basın dışı söylemde sıkça rastlanmıştır.

Kaynak:Siyasal İletişim Meteforu Olarak Baba / Gülseren Şendur Atabek Öğr.Gör.Dr. Akdeniz Üniversitesi, İletişim Fakültesi

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !