10/12/2007 - AĞLAMA DUVARINDA BİR MÜRTED
Şimdi günahlarımı kelime , kelime
kırpıştırıp kuşa çevirme çabası içindeyim. Yaralarıma bakıp ,ağıt yakan bir
Moğol savaşçıydım rüyamda, uyandım kan
ter içinde; mızrağım yanı başımda.Kıyıya vuran son balina sürüsünün bir neferiydim
, acıyan zalim bakışlara muhatap oldum;ağladım
Kelimeler arıyorum. Al
yazmalı , basma entarili masum kelimeler.Köşeleri göz nuru ile işlenmiş çiçekli
, papatya kokulu kelimeler.Bir kanaviçenin dışına taşma isteği duymayan ,
lekesiz kanaatkar kelimeler. Beyaz kuş tüylerinden yapılma , kanatlı kelimeler
arıyorum, bulunduğu hiçbir yeri kendisine yurt edinemeyen ruhum için.. Şahin
bakışlı aklıma münasip kelimeler bulabilmek umudu ile uzak diyarlardan gelen
kervanları gözetliyorum - gözlerim kan çanağı- . İman etmek için kelimeler
arıyorum , bulduğumu zannettiğim kelimelerden küfür cümleleri sadır oluyor. “Küfre
yaklaştıkça inancım artıyor”. İnandıkça karanlık perdeler sarmalıyor dört bir
uzvumu.
Karanlıklarım kurtuluş olarak
gördüğüm bilgi ateşi ile katmerlendi. Olimpustan ateşi ellerimle taşımış
olmamdır bütün meselelerimin başı. Benim felahım başkalarının felaketi ,
başkalarının felaketi benim felahım oldu. İbrahim'in ateşini söndürmeye
koşarken , ateşe benzinle koşan karınca misali varsay beni.. Ateşi ateşle
söndürmekten , kanı kanla yıkamaktan başka bir yol bilmez bir kişiyim. Elimde
taşıdığım ateş ahir zamandaki iman ateşi mi ? yoksa yakıtını insanlar ve
cinlerin oluşturduğu cehenneme taşıdığım kendi ateşim mi? Dünyanın bütün ateşlerini karnıma doldurayım istiyorum
, ateşimi yanında götüreceksem bana ancak bu yeter.
Aranızdaki en akıllı kişi olmamın elbete bir
bedeli olacaktı. Bu bedeli delirerek ödemem gerekirse delirmeyeceğim. Delirmemi
umduğunuzu biliyorum ama delirmeyeceğim. Çünkü delirdiğimde beni yargılayan
bakışlarınızı çözebilmem mümkün olmayabilir. Delilik yakışmaz kendi ateşinin kibriti
yakana , katili kendi olan maktule ,vatanını sırtında taşıyan bir mürtet’e.
Delilik yakışmaz estetik bir intiharla süslenmiş bile olsa.. Delilik değil ama
bir çılgınlık yapabilir Pazar günleri deniz kıyısındaki çay bahçelerinden
birisine oturup sizinle bir çay içebilirim.Belki de , keyfim yerinde olursa
elbet , Bir bardak çayın yanında dumanı
üstünde tüten ortasından çatlayıvermiş gevrek bir kalp ikram ederim size
Bu sunu varlığımın
vazgeçilmez bir parçası. çünkü ben parçalanmış kalbimi aklımla yapıştırmaya
mahkum edildim.Aklımla kalbim arasına gerdiğim cambaz ipinde yer ile gök
arasında bir yerdeyim.İsa’yı gammazlar iken Allah a yalvaran havari bendim.
Allah’ım diyordum o senin peygamberin ise zaten bu işten zararla çıkmaz.Eğer
resulün değilse hak ettiğini alır.
İnancım küfür ile raks ediyor, küfre inanmamak için hiçbir şeye inanmamaya
gayret ediyorum. Havarileri küçümsüyor teslimiyetleri ile dalga geçiyorum , ama
aynı zamanda onlara gıpta ediyorum. Kızıldeniz’i geçerken Firavuna gizli ,
gizli işaret gönderen , Musa’nın en sadık adamı ben idim. Çölleri aşan
direncimle müminlere bir metanet timsali iken , gönlüme dizdiğim som altından
buzağılara secde eden de bendim. Benim Scutları , Patriotları , Katyuşaları
yağmur gibi yağdıran, sonra enkaz altında kalmış bebekler için gözyaşı döken.
Benim bir yanağı ağlayan diğer yanağı gülen Mona Liza .Benim Mona Liza resmini
çizen ressam.
Oysa ne resimden ne ressamdan
bir fayda görmedim kendi payıma. Resmetmek tespit etmektir.Tespit etmek tahrip
etmek.Tespit edilecek bir sabitem için , tahrip edilecek bir ruh lazım gelmez
mi ?. Ruhumu tespitte ressamlardan değilse bile filozoflardan bir fayda olur
sandım , olmadı. Psikoloğların kapısında
dindirmeye çalıştım sızılarımı , dinmedi. Müzisyenlerin notalarında teskin
etmek istedim sükun bulamadım.Şairlerden metaforlar dilendim ruhuma , aklım
kafiyesiz buldu tüm metaforları , mecazları
, alegorileri. Mutasavvıflardan bir derman istinbat edeyim dedim ,
rabıtam kopuverdi.Kendi yörüngemde Mevlevilik yaparken nötronlarım saçıldı
aleme. Çırılçıplak kalmış bir çekirdeğim şimdi.
Serseri bir çekirdek
parçasıyım uzayınızda deveran eden.Aranızdayım , cesetlerinize çarpa ,
çarpa yürüyorum. Kaygısız ve güven veren
yüzlerinize bakıyor hayretler içerisinde kalıyorum.Lekesiz bir elma gibi
gülüyor , beyaz bir muşmula gibi ağlıyorsunuz.Organik (tabii) bir domatese
benzemiyor görünüşünüz , ıslah edilmiş sapsarı bir limon gibi aslı duruyorsunuz
düşüncenin cidarlarında.Suni döllenmiş dörtgen kapuzun halleri var hallerinizde
, nötronlarını aleme salacak bir çekirdeğiniz bile yok
Nedamet göz yaşlarımı
ayaklarımın altına seriyor , sonra göz yaşlarımdan yapılma baldıran zehirlerini
içiyorum ruhumu teskin için.Teşrih masasında gerilmiş bir kurbağa gibiyim ;
hissiz bakışlarla birazdan bedenimi parçalara ayıracak neşteri gözlüyorum.Kaslarım
beynimin buyrukları dışında son gösterisine hazırlanmakta.Birazdan her şey
bitecek ve ben parçalanmış beynime ağlayamayacağım.
Bu duvar benim
niyetlerimden örülü yüksek bir duvar. Tuğlaları göz yaşlarımla yoğrulmuş ham
ruhum. Önünde her gün ağlıyor , ağlıyor , ağlıyorum.
|
|
Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
9/27/2007 - TÜRK SİYASAL SİSTEMİNDE MERKEZ ÇEVRE İLİŞKİSİ
Cumhuriyetin Emniyet
Sibopları :
Türk siyasal sisteminin girmiş olduğu Cumhurbaşkanlığı krizi ile birlikte asırlık cumhuriyetimizin
sahiplerinden birisini daha yakinen idrak etmiş durumdayız. Ordumuz , bürokrasimiz
, CHF ‘ mizden gayrı Anayasa Mahkemesi
de Cumhuriyetimizin muhkem kalelerinden birisi olduğunu ispatladı.Varlık
sebebinin hakkını yerine getirdi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde anayasa
mahkemesinin takındığı bu tarafgir tutum
olayları demokratik iyimserlikle anlamaya çalışan halkımızın kahir ekseri
tarafından anlaşılamadı. Bakışlar bulanıklaştı, vicdanlar kanadı.Cumhurbaşkanlığı
meselesinin neden bu kadar politik bir cephe oluşturduğu hala çok iyi
anlaşılmış değil. Meselenin mahiyetini anlamak için kuruluşundan itibaren
Türkiye Cumhuriyeti siyasal sistemine ve siyasetin kurgulanış biçimine merkez
–çevre ilişkisine) göz atmamız icap eder. Türk siyasal sistemi her bir tarafına
sigortalar yerleştirilmiş merkez çevre sisteminden ibarettir. Merkezi çevrenin
tasallutundan korumak için kritik görülen her noktaya bir emniyet sibop’u
konulmuş , birbirlerine eklemlenen yapının en tepesine de Cumhurbaşkanlığı
yerleştirilmiştir.Bu sigortalar sisteminin ne kadar işlevsel olduğunu son
Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşadığımız tecrübeler bize ispatlamış
durumda.Pek çoğumuz için Cumhurbaşkanlığı meselesinde gösterilen direnci
anlamak kolay olmadı. Çünkü Çankaya’nın nihayetinde noter benzeri sembolik bir
yapı olduğu varsayılıyordu.Oysa bürokratik bir oligarşi karakteristiği gösteren
devletimizin tüm temel taşları ona bağlı çalışmakta ; Ordu
, Yargı , Yök , Bürokrasi. Hükümet ise nerede ise sembolik bir merci. Yönetici
elitlerin bir ölçüde tahammül gösterebileceği
icraat makamı
Cumhuriyet Kimin
İçin:
Cumhuriyetimizin cumhur için , demokrasimizin halk için
olmadığı pek çok kişi tarafından pek çok defa dile getirilmiş bir husustur.Bu
konuda Halk fırkasından sadır olan
veciz sözleri toplasak küçük bir
risale ortaya çıkar.Son dönemde bu literatüre Deniz Baykal’ın katkıları takdire
şayandır ! Türkiye’nin iktidar seçkinleri çift başlı bir sorunla karşı karşıya kalmaktadırlar.
Bir yandan halk’ın plajlara gelmesini istemekte öte yandan vatandaşın denize
girememesinden bizar olmaktalar.Bir yandan toplumu dönüştürmeyi hedefleyen
Cumhuriyet projesi için çevrenin merkezleşmesi arzu edilirken , öte yandan çevrenin ari
merkezi unsurları ifsat etmesinden doğan bir kaygı yaşanmaktadır. Türkiye
Cumhuriyetinin iktidar elitleri Fransız Jakobenlerinin izinden gitme hususunda
oldukça mahir bir tutum sürdürmektedir.
Osmanlıdan Bu Yana
Merkez Çevre Denklemi:
Osmanlı devleti - oryantalist söylemle ifade edilecek olursak
Patrimonyal (1) - , son derece merkeziyetçi özellikte idi. Osmanlı devlet yapısının merkeziyetçi yapısı
, sosyolojik cemaatlere verilen imtiyazlar ve ademi merkeziyetçi alem tasavvuru
ile örtüşünce, merkezi devlet aygıtının hegomonik özellikleri törpülenmiş
olmakta idi. Nihayetinde devlet mevcudiyetini, mesuliyetini ve gücünü devlet
işlerinin yönetimi (bürokrasi ),adalet (yargı) ve ordu (güvenlik) ile
sınırlandırmış idi.Mesela Eğitime bile devletin müdahalesi olmazdı. Merkez
çevrenin diline , dinine , kılık kıyafetine hatta çoğu zaman hukukuna bile karışmazdı. Osmanlı çevre
olarak algıladığı unsurları , doğrudan merkezin içine alma politikasını başarı
ile uygulayıp merkezileştirmekte mahir idi.Bu sebepten ötürü safevi – Şii
etkisi ile oluşan alevi cemaatleri dışında-mevzi oluşumları saymaz isek-
çevrede kümeleşen cemaatler , sosyal katmanlar yoktu.Sonraları Thomas
Hobbes’ un Leviathan (1) devleti Avrupa da ete kemiğe bürünmeye başladığında
Osmanlı artık emeklilik günlerini düşünen ihtiyarlar gibi kuvvet ve kudret
arzusundan kendisini arındırmıştı. Bu tarihten sonra Osmanlı da inşa edilmeye
çalışılan devlet Padişahın gölgesinde yada gölge padişahların arkasında yer
alan güçlü askeri bürokrasiden ibaret , yarı
Leviathan bir devletti. Bireyin yatak odasına girememiş/ girmeyi tahayyül
bile edememiş , Osmanlı devletinin
hayatiyetini sürdürmesini de beklememek gerekti. Burada bir parantez açıp Tanzimat
ile birlikte Osmanlının son yüzyılına damgasını vuran Osmanlı
entelijansının tavrını irdemek gerek .Osmanlının son yüzyılında ortaya çıkan
Entelijansının Türkçü ,İslamcı ve Batıcı tüm kesimleri Devleti kurtarmak derdindedir
ve Özgürlük taraftarıdır. Ancak bu özgürlüklerin ne olduğunu anlamak için
mezkur kesimlerin kalem erbabının yazdığı eserlere bakılınca sloganların
dışında dişe dokunur bir şeylere rastlanılmamaktadır.Düşünce dünyası
sloganlarla şekillendirildiğinde çelişkilerin ortaya çıkması kaçınılmaz
olmaktadır. Tanzimat ‘tan bu güne değin sürdürülen özgürlük talepleri de
sürekli çelişkiler üreten karakterdedir. Özgürlüğü güçlü Devlette aramak çabasının
düşünsel hayatımıza günümüze değin mühim tesirleri olmuştur.
Osmanlı Merkezinin (merkezi bürokrasi ve ordusunun) liyakat
odaklı avangart yapısı Osmanlının çevre –merkez ilişkilerinin insicamlı
devamına olanak sağlıyordu. Çevre aynı zamanda merkez demekti. Devletin asli
unsuru olan Müslüman toplulukların (ideolojik tümleşiklik dolayısı ile ) kendilerini merkezde addetmeleri anlaşılabilir
bir durumdur. Bu psikolojik tesirin yanı sıra Osmanlı ulema sınıfı ve
sanatçıları da merkez ile güçlü bağlar inşa etmişti . Bu sınıfların merkez ile
çevre arasında çoğu zaman süspansiyon görevini gördüğünü söylemek mümkündür.
Unutulmamalıdır ki Osmanlı gibi
pre-modern devlette bu kesimlerin toplum içinde anlamı ve önemi günümüzden daha
önceliklidir. Öte yandan Devşirme sistemi ile Müslim , Gayrimüslim pek çok etnik unsur da kendisini merkez de görebilmiş , merkez çevre
gerilimini azaltmıştır. Osmanlının etnik temele dayalı olmayan yapısı,
Osmanlıda mevcudiyetini sürdüren farklı etnik grupların bu bağlamda çevre
gerilimi oluşturmasına imkan tanımamıştır. Hatta Osmanlıda Türk etnik kimliğinin
ve ulusçuluk düşüncesinin en son dönemlerde ortaya çıkmasının sebeplerinden
birisi de ; “ devletin asli unsuru
olarak biz Türkler “Türk” dersek diğerleri de ben falanım , ben filanım der de
vahdetimiz dağılır” endişesidir.
Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar farklı toplumsal cemaatler
, farklı etnik kökenler ve ideolojik görüşlerin katkısı ile el birliği ile
kurulmuş ise de kuruluşundan hemen sonra Tanzimatçı – Batıcı kadroların iktidarı bütünü ile ele geçirmesi uzun zaman
almamıştır. Bu kadrolar Devleti inşa ederken Osmanlıdaki bazı yapısal unsurları
değiştirerek , bazılarını dönüştürerek ,
Leviathan ı şekillendirdiler. Toplum ise zaten devlet tarafından kurgulanması
gereken bir şeydi.Osmanlıda Devlet
anlamına gelen Padişah otoritesi pekiştirilerek kurumsal öğelere
ayrıştırılırken , merkez çevre piramidi
ters yüz edilmiş , çevrenin merkezde vücut bulduğu Osmanlı piramidinin yerini
merkezin çevreyi üniterleştirdiği bir yapı ihsas edilmiştir. Devletin dili
,dini , ırkı , medeniyet yönü kesin
çizgilerle tanımlanmış bu tanıma uygun bir çevre inşa edilmeye uğraşılmıştır.
Kapitalist ekonomik dönüşümü sağlayacak , yerli kapitalizmi inşa etmek için
Devlet zenginleri ortaya çıkarılmış , bu insanlarla bürokratik yapılar sıkı
sıkıya bir birine bağlanmıştır. Askeri ve Sivil
bürokrasinin Osmanlıdakinin tersine farklı toplumsal kesimlere ait olması
istenmemiş , katı kurallarla sınırlandırılmış batıcı , cumhuriyetçi dar bir kesimin elinde
tutulmaya çalışılmıştır. Babadan oğla geçen bir bürokrasi ihsas edilememişse de
eskilerin (Pek çok zaman babalarının
/bknz üniversite öğretim görevlilerinde
rahatlıkla görülebilen akrabalık ilişkileri) yerlerini alacak yeni
bürokrat adaylarının normlara uygunluğu sıkı sıkıya kontrol edilmiştir.
Osmanlının özellikle son dönemlerinde merkezin çevredeki ileri karakolları olan
tarikatlar yasaklanıp tekkeler kapatılırken , Osmanlıda muhalif bir çevre
unsuru olan alevi ve Bektaşiler ise yeni
devletin asli unsur ve toplumsal tabanlarından birisi olarak kabul
edilmiştir.Osmanlıda nerede ise devletten bağımsız olan Ulema sınıfının yerine bu
günlerde YÖK de tezahürünü görebileceğimiz devletin kapıkulu bir ulema sınıfı
oluşturulmuştur. Osmanlıda şer’i ve örfi olan yargı tekleştirilerek seküler tek
bir yargı sistemine geçilmiştir. Böylelikle hem devlet için kilit bir kurum
daha oluşturulup selameti sağlanır iken öte yandan üniter toplum içinde
tahammül edilemeyecek olan çok hukukluğun önüne geçilmiştir.
Bu emniyet sibopları neticesinde Devletin tasvip etmediği herhangi bir kesim ,
düşünce , etnisite iktidar olsa bile Devleti ele geçiremeyecektir. E zaten
kominizim çok gerekli bir şey olursa onu da devletimiz mutlaka getirtecektir.
Notlar:
Patrimonyal (1): Ev topluluğu
şefinin otorite alanının genişlemesiyle teşekkül eden yönetim örgütünün
iktidar ve otorite yapısını ifade eder. Max Weber'in otorite/egemenlik
tipoloji-sinde geleneksel otoritenin saf tipi olarak
"patriyorkalizm", bunun biraz daha gelişmiş şekli olarak
patrimonyalizm ve feodalizm gösterilmiştir. Kaynak :Davut Dursun
* Patrimonyal
otorite, köken olarak Ortaçağ Avrupa’sındaki senyörlerin ve kralların
egemenliklerine kadar uzanmaktadır. Toplumun tamamı otoriteyi temsil eden
figürün etrafında toplanmıştır ve "kan bağı" olmasa dahi tebaa kendisini
otoriteye ait saymaktadır (Sennett, 1992: 59-64). Patrimonyal otorite
kavramının tarihi çizgisi her ne kadar Avrupa'ya aitse de, bu kavram
"pederşahi" anlamını içermesi nedeniyle, geleneksel toplumlarda
iktidar biçimini adlandırmakta yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Benzer bir
şekilde, Türk siyasal yaşamında da Osmanlıdan Cumhuriyet’e aktarılan geleneksel
patrimonyal otorite anlayışı, modern biçimler ve kurumlar içinde günümüze kadar
yansımıştır. Yukarıda değinildiği gibi geleneksel otorite, ataerkine dayalı
olarak ortaya çıkmış, toplum yasal-ussal otoritenin meşruiyetini kabul etse
dahi ataerkinin dolayısıyla baba otoritesinin izleri bir şekilde süregelmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de, patrimonyal otoritenin kimi
nitelikleri, iktidar biçimi olarak benimsenmiştir.
Türk
toplumunda “ata”, dolayısıyla da “baba”, bir kurtarıcı anlamını içermektedir.
Toplumsal yapıdaki değişimler sonucunda Türkler, babadan oğula geçen iktidar
yerine yasal-ussal bir meşruiyeti Cumhuriyet’le benimsemiş olsa
da yeni liderlerine “Ata” diye hitab etmiş, yabancıların çevirisiyle “Father of
Turks”, “Türklerin Babası” kavramı Cumhuriyet dönemi Türk siyasal yaşamına
girmiştir. Ayrıca, Türk siyasal yaşamında, güven veren bir siyasal liderin bu
özelliğini, babasından aldığı durumlar da görülmüştür. “Babasının oğlu” olarak,
otoriteye sahip olan Erdal İnönü ve Aydın Menderes buna örnek gösterilebilir.
Türk siyasal
yaşamında “baba” kavramı, aynı zamanda geleneksel-kutsal bir değer olan, ailevi
değerlerin egemenliğine atıfta bulunan, koruyucu ve güven verici boyutları da
içermektedir. Bizi kollayan, koruyan ve güven veren devlet, “devlet babadır”.
Devlet baba kavramı, patrimonyal devlet geleneği içinde, devletin “kendisi için
var olan bir özne”, toplumu var eden kutsal bir değer olarak algılanmasından
doğan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.
Lâkâblar,
ünvanlar ve yakıştırmalar, Türk siyasal yaşamında sıkça karşılaştığımız siyasal
otorite pekiştirme ve sürdürme unsurlarıdır. Bu unsurlar genellikle geleneksel
değerler olarak, yasal otorite tarafından kullanılırlar. Örneğin, bu konuda
yasal düzenleme olmasına karşın, “Paşa” ve “Hazret” ifadeleri Osmanlı
döneminden sonra Cumhuriyet liderleri için de kullanılmıştır. “Mustafa Kemal
Paşa Hazretleri” ifadesine, Cumhuriyetin ilk yıllarında basında ve basın dışı
söylemde sıkça rastlanmıştır.
Kaynak:Siyasal İletişim Meteforu Olarak Baba / Gülseren
Şendur Atabek Öğr.Gör.Dr. Akdeniz Üniversitesi, İletişim Fakültesi
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
9/12/2007 - Domuz Yalağından Su İçmek
“Biz Çerkezler aslanın yediğini (et) yer ineğin yediğini (ot) yemeyiz. Bize ot yedirip inekleştirmek isteyenler var” Ahmet Akyaz (Arkadaşım) Yediğimiz besinlerin protein , karbonhidrat ve yağlardan oluştuğunu biz empoze eden modern bilimin gölgesi altında sözlerimin ne kadar etkisi olabilir bilemiyorum.Ancak böyle bir hesap içerisine girmeden modern insanın tasalluta uğratıldığı modern bilimlerin kimyasalları ile dumura uğratılmış dimağlara hesapsız , beklentisiz neden sonuç ilişkisine aldırmaksızın seslenmek istiyorum.Ey insanlar / Ey Müslümanlar ne yediğinize dikkat edin.Çünkü yediğiniz besinler sadece amino asitlerden müteşekkil protein , lipit ve yağ asitlerinin terkibinden oluşmuş yağlar , glikoz ve türevi karbonhidratlar değildir.Cansızlardan canlıları , ölülerden dirileri çıkartan yüce yaratıcımızın yarattığı besinlerin kendine has bir ruhu olmaması mümkün müdür?. Koyun eti ile çakal eti arasında ki fark sadece sertliği- yumuşaklığı yada ekşiliği-acılığı olabilir mi?. Akbaba eti ile tavuk eti arasında protein değerler açısından büyük bir yakınlık mevcut iken birinin helal diğerinin haram olması bu canlılar arasındaki rahmani hiyerarşiden , bildiğimiz ve bilmediğimiz pek çok hikmetten kaynaklanır. Çoktandır bu hikmetleri eskilerin masalları olarak addedip dünyayı bilimsel (pozitivist bilgi hiyerarşisinden) bir göz ile anlamaya çalışan Müslümanlar meseleleri anlamakta bocalamakta yediği bulamaçların da tesiri ile dünyayı bulanık bir görüşle görmekte en temel meselelerden biri olan besinler konusunda duyarsızlaşmaktadır.Yazık ki trişinden arındırılmış domuz etini helal fetvası ile yememize az kaldı.Allahın ahkamlarını pozitivist paradigma ile yeniden vahyeden Müslümanlığımız yiyeceklerin muhtevasına marka gözlüğü bakmakta , hijyeni helalden öne alabilmekte lezzeti ve içindekiler etiketini kutsayabilmektedir.Çünkü modern bilimin bize bellettiği hakikatlere gizli bir imanla yaşıyoruz.Besinlerin protein , yağ , karbonhidrat , vitamin ve minarelerden müteşekkil olduğunu söyleyen modern bilim daha en baştan kendi seküler maddeci evrenini zihnimizde inşa ediyor.Bu seküler tavrın bir adım ötesinden beyinsiz amino asitler bir şimşek çakması ile basit proteinlere dönüşür ve Darvinist paradigma ile canlıların sınıflandırılması işlemi nihayetlendirilir .Diyetisyenlere göre vücudumuz büyük bir işletme tesisi olup en basit kimyasal terkiplerde işleyen formül gibi girenlerin ve çıkanların toplamından bir eşitlik elde edilir. Şeker verip beyni çalıştırır , protein verip vücudumuzu dinç tutarız. Peki ruh bu denklemin neresindedir.Ruhu diri tutan gıda ne olsa gerek:Sahi ruh yoktu , onu henüz deney tüpüne hapsedememiş , röntgenini çekememiştik. Günümüzde nerede ise saf yaratılış nefaseti ile hiç bir gıdayı tüketmiyoruz.Hiç bir şey kendi aroması, tadı , dokusu ile sofralarımıza ulaşmıyor.Doğal zannettiğimiz en temel ürünler bile (mesela süt ve süt ürünleri) çeşitli koruyu denilen kimyasallar ile zehirlenmekte koruyucular beden ve ruh sağlımızı koruyamamaktadır.Geleneksel öğretiler farklı yaratılış hiyerarşisindeki besinleri bir arada yememeyi öğütlerken modern besin endüstrisi zihnimizde azdırdığı lezzet şeytanını türlü karışımlarla doyurmaya çalışmaktadır. Bu arayışlar ve bitmek bilmeyen kar iştahı her işletme boyutunda farklı bir canavar suretinde midemize saldırmaktadır. Mesela rekabet avantajı kazanmaya çalışan işlenmiş et ürünleri üreticileri düşük maliyetler oluşturabilmek adına MDM denilen hayvanların dinen yenilemeyecek tüm uzuvlarının katıldığı(mesela tavukların kemik kıkırdak , gaga ayak vb uzuvlarının preslenip oluşturulan ) bulamaç kıymalardan sucuk , salam ve özellikle sosis imal eder iken , farklılık oluşturmaya çalışan devasa şirketler insan doğasını tahrip eden çeşitli kanserojen boya maddeleri ile yaşlı dünyayı boyayıp koynumuza sokmayan şeytan gibi parlak görüntüler içinde ürünlerini ağzımıza servis etmektedirler . Merdiven altı tabir edilen küçük işletmelerin pek çoğu ise maskesiz ve cahil cesareti ile asgari temizlik koşullarına bile riayet etmeksizin üretim yapabilmektedir. Ama kapitalist düzenin işleyişi gereği gözümüze sadece bu küçük işletmeler sokulmakta devasa gıda şirketlerinin tahrip gücü yüksek , helal haram gözetilmeksizin üretilen yiyecekleri sorgusuz sualsiz sofralarımıza servis edilmektedir. Evreni , insanı ve eşyayı mekanik bir sistem içerisinde tasavvur eden pozitivist tasavvur elbette besinleri de sadece kalori olarak görecektir.Ancak yaratılmış olan her şeyin bir ilahi hikmet yaratılmış olduğunu bilen Müslümanlar olarak besinlerin kalori değerini değil onlara ait olan hikemi bilgiyi bilmekle yükümlüyüz.Bu bilgi muvacehesinde nefsimizi terbiye edecek , ruhumuzu yüceltecek helal gıdalar ile beden emanetini muhafaza edebiliriz. Yediğimiz besinlerin ruhumuza tesir eden veçhelerini tıbbı nebevide bulabilir geleneğimizden damıtılarak gelen tecrübi ve hikemi bilgiler ışığında beden diyetinin yanı sıra ruh diyetimizi de gerçekleştirebiliriz. Ey insanlar size emanet verilen bünyenizi Allahın size helal kıldığı yiyeceklerle besleyin.
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/24/2007 - KARABABA
“Karababa yukarıdan köyü gözlüyor, köylüler gündelik işleri ile meşgul oluyor ben Karababayı seyrediyordum.Ermeni çeteleri Rusları almış köyün aşağısındaki çayırlardan yukarı doğru ilerliyorlarmış.Bir çığlık koptu ve ardından tüfekler patlamaya başladı.Çocuğunu kapan analar , yaşlı dedeler , korkmuş köylüler dereye yukarı koşmaya başladılar.Aşağıdan yukarı doğru süregelen kör bir yaylım ateşi ejderha ağzı gibi köyü yalayıp duruyordu.Köyün sırtını dayadığı Karababa kayalıklarından düşmana doğru iki el mavzer patlatılınca düşman olduğu yerde kalakaldı. Sonra istikamet değiştirip köye uğramadan yola devam ettiler.” -Peki efendi emi iki silah patladı diye Ruslar neden işgalden vazgeçti ki? Yanı sıra duran Hacı bey gözleri ile karababayı işaret ederek -Yeğenim kayaları görmüyor musun doğal aşılmaz bir kale.Düşman vakit kaybetmek istememiştir.Yukarıdaki eli mavzerli iki kişi aşağıdan gelen teçhizatlı bir bölüğe rahatça kök söktürebilir . Kendisine yönelen suale verilen cevaptan hazzetmeyen ihtiyar söze devam etti. -Yukarıda kayaların biraz gerisinde ziyaret var.Ziyaret engel olmuştur, keferenin gözlerini bağlamıştır oğul. Ziyaretin ne olduğunu sormadı.Aklından geçeni kimseye demedi.Güneş dağların ardına saklanınca karababaya doğru tırmanmaya başladı.Tırmandıkça göremediğini görmeye başladı. Önce çimento fabrikasının bacalarını sonra fabrikayı , daha sonra tüm ilçeyi görebilir olmuştu. Yukarıdan daha farklı görünüyordu her şey. Derenin kenarında otlayan sürü , köyün içinde dolaşan insanlar, köy çocuklarının yabani hayvan korkuları, kocaman insanların gelecek kaygıları. Minareden yükselen ezanın sedası bile bir başka idi..Karababaya uzlete çekildi.Kendi kendisi ile konuşmalı , kendi kendisini dinlemeli idi Uzlet noktada sabit olmaktır.Üçgenin bir köşesine bağdaş kurmaktır.İki nokta arasına gerilen insanın sıçramaya aday olmasıdır. Üçgenin dışında yer alan çemberin kuytuluğuna çekilmektir. Üç gündür ortalarda yoktu. Merak eden üç beş kişi birbirine nerede olabileceğini soruyordu. Üç gündür ne gören ne hakkında bir şey işiten olmuştu. Görünürlerde yoktu. Bir üçgenin içine hapsolmuş gibi. Bir çemberin ortasına konulmuş üçgen gibi.Bir daire tarafından esir alınmış üç köşeli geometri.Üç şey sevdirilmiş bir insan , üç kat sır altında kalmış bir efsun. Baba oğul ve Kutsal ruh. Kalp akıl ve nefs. Üç gün sonra görünür olduğunda meraklılardan birisi sordu -Nerelerdesin görünmüyorsun.? -Her yerdeyim. Yer ne ki.Neydi yer.Dünya mı, alem mi, kainat mı? Alt ,üst sağ, sol ne ki? Vakti , mekanı zamanı beş duyu ile anlamaya çalışmaktan yorgun beşparmağımın arasında başı.Beş vakit namaz sonrasında hep aynı şeyi dilerdi . Rabbim bana Hızır Aleyhisselam’ı göster. Yedi kat göğün altında durup , yedi gün yedi gece sessiz seyre daldı.Yedinci günün sonunda merak ettiler.Yedi kat yerin dibine girmiş yada yedi kat göğe yükselmiş olmalı idi.Yedi gezegenden haber sorup yedi günün tetkikini yaptılar. Açılan sayfada yedi kollu şamdan göründü. Bir gün gözleri görmeyen bir kişiye rastladı. Kırk yıldır kördü.Doğduğu günden berridir görmüyordu.Ama rüyalarından bahsetti.Rüyasında görüyorum dedi.. -Her yer karanlık değil mi? -Karanlık ne ki Kırk yıldır ibriği sıcak su ile doldurur huzura çıkardı.Karakışın ortasında bir gün su dışarıya istenildi.Karşıdan bir atlı göründü. -Nereye gidersin böyle -Şimale gidiyorum. Sağ kol için su döktüğünde yeniden belirdi atlı. -Şimdi ne yana -Cenuba gidiyorum İhtiyar eline aldığı su ile başına mesh ettiği anda yeniden belirdi atlı -Garba Sol ayağını yıkadığında -Şarka Cevabını aldılar. -Amma da palavracı adam beş dakikada bütün dünyayı dolaştı geldi.Efendim siz nereden tanıyorsunuz bu şarlatanı?.Hem bu karda kışta ayazda dışarı çıkmamızın sebebi ne -Hızırı görmeyi dilerdin ya oğul.Bel ki görürsün dedim. -Hava soğudu üşüdüm. Haydi içeri gecelim oğlum.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/18/2007 - Harflerin Esrarı
“Herkes laftan anlar , insan odur ki rumuzdan anlaya”
Harflerin Sırrı
İnsan esma’dan esma harflerden mürekkeptir.Kelimelerin ruhu
harflerdir.Bir dilin irfani mi yoksa dünyevi mi olduğunu kelimelerinin içinde barındırdığı harflere bakarak anlayabilirsiniz
. Harfler tek başlarına ayetlerdir (bknz
hurufu mukatta) ancak idraki dar insanın ayetleri anlayabilmesi için harfler kelimelere dönüştürülmüştür. Kelimelerden
cümleler kurar , cümlelerden paragraflar örer , paragraflardan uzun, uzun
yazılar inşa eder anlatmaya çalışırız .Halbuki insan rumuzdan anlayana denir .Az
kelimeyle çok şey anlatmaya şiir denir. Mecazdan anlayana bilgili kişi,
alegoriden anlayana arif kişi denir.Az söz söylemek dilin zekatı , az kelime
kullanarak çok şey anlatmak yazarlığın şanındandır.Bu anlamda Osmanlı yazı
dilinin harekesiz oluşu onun irfani bir çaba içinde oluşunun göstergesidir.
Harfler sırdır . Sırrı ifşa eden S harfinin eSrarını
kelimelerin ormanında harflerin peşine düşerek bulabilirSiniz. S hangi harfin
içine girmiş ise Sır olmuştur , eSrar olmuştur , efSun
olmuştur . Mesela gizem ve Sırrın öz
akrabalığı yoktur : inSan gizlemek
ister halbuki toprak çömleklerin üzerine
çekilen cilaya verilen Sır ismi gibi,
Sır açığa çıkarılması istenen
beklenen bir şeydir . Açıktadır ancak herkeS
göremediği için Sır olmuştur.Ş gösteriŞ’in remzidir. İçinde yer aldığı kelime ulvi olsun süfli olsun göz
kamaŞtırır , Bütün bakıŞları üzerine
çeker.İçinde Ş harfi olan bir tane iddiasız kelime bulamazsınız . GüneŞ, ateŞ, aŞk, Şehvet , Şevk , nakıŞ, Şhov, Şehit.Oysa bu kelimelerin benzerleri yakın akrabası sayılan
diğerlerine baktığımızda daha Sade ,
daha Sakin bir hal görürüz.
Yukarıdaki Ş li kelimelerin S li
benzerlerine bakalım isterseniz. AteŞ
ten yükselen ıSı , aŞk ile atışan Sevgi, Şehvetle at
koşturan köSnü, Şevk ile yola düşen iStek
, nakıŞ ile göz okşayan deSen , Şhov ile sahne alan göSteri
ne kadar da Sönük kalıyor Ş nin
yanında
AŞk ile ateŞin kızı , Şah ile Şeytanın
arkadaŞı : Ş.Bir kelimelin önünde
yürüdüğü zaman ona Şekil
verir ,kelimenin ortasında yer alırsa esası teŞkil eder, kelimenin ayak ucunda bile dursa onu baŞ yapar.
İçinde Ş harfi
olmayınca Şah olmaz hiçbir kelime. Ş insanı tanımlayınca insana Şahsiyet
verir onu , Ş Şah yapar, Şeyh yapar, Şövalye yapar, Şakir yapar, Şakirt yapar, Şehsuvar eder . Şerefli yapar, Şeytanla
iŞbirliğine girer Şaki yapar, Şırfıntı yapar, Şempanze
yapar, Şirret yapar, Şerefsiz yapar .
Yakıcıdır; GüneŞ
ten alır ateŞini.GüneŞ, ateŞ, Şems, Şahap hep ş ile ıŞıldar.
S Sırları barındırır karnında.Ş nin yanında Sönük kalır ama
bir nevi ş’nin akıllı kardeşidir. Aşık olmak yerine Sevmeyi Şüphe etmek yerine
Sorgulamayı , teŞhir yerine sergilemeyi Salık verir. TaSnif eder , Soru sorar ,
Sorgular , Şekillendirmez belki ama sonuçlandırır.
Geveze ve bilge harfler vardır.Türkçede sesli harf dediğimiz A,E,I,İ gibi harfler çok
konuşup az söyleyen harflerdendir.Zurnaya , Kavala ses veren nefestir ancak boşluğa üflediğin
nefesten ancak tıs sesi alırsın.Sesli harf dediğimiz harflerin bir kısmı bilge
bir kısmı yönetici bir kısmı savaşçı
mahiyettedir.İttifaklar kurunca farklı kombinasyonlar farklı karakterler ortaya
koyarlar ,yükselen burcun ,burçlar üzerindeki etkisi gibi , kaymaklı kadayıf
gibi
Yönetici harflerden birisi V dir.Ama baŞ olmaya Şah olmaya
talip değildir o. Vasi olur , padiŞah’a akıl veren Vezir olur , Vali olur ,
Vekil olur ama asil olmaz. Valide olur ama Baba olmaz .Oysa diğer bir yönetici
harf B bakan olur amma BaşBakan da olur, Bey olur Buyruk verir , Baş olur emir verir , Baba
olur devlet ile özdeşleştirilir.
Hülasa harfler sırdır.Yukarıda ifade ettiğim düşüncelerimin
bilimsel bir mahiyeti yoktur . İstatistiklerle , nicel gözlemlerle
desteklenmemiştir.Modern hurifiliğin temelini atmak gibi bir niyete de sahip
değilim.Ancak uzunca bir süredir harflerin kendi başına manası olduğu , tek
başına konuştuğuna dair bir inanca sahibim.Harfler sırdır. Sırrına ulaştır ya
Rabbim
|
|
Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/11/2007 - İzmir
İzmir’e uçacağız. Ben küçükken de uçardım ama uçakla değil. Hayalle
otla hap ile değil kollarımla. Şimdilerde uçmak için uçağa ihtiyacım var ve
uçağı kaçırmamak için acele etmek zorundayım.
Yeşilköy’den burnunu
kaldıran uçak Mahmutbey’ e göz kırpıyor. Uçakların kalkışına bayılırım. Daracık
uçak pencerelerinden dışarıya bakar
aşağıda kalanları görmeye çalışırım. Çünkü insanoğlu yükselirken aşağıda
kalanlardan gözünü ayırmamalıdır. Haddi zatında insanın
ila nihaye uçması pek de olası değil.Öte yandan insanoğlu tekrar
alçaldığında kendinde yükselme isteği uyandırması için insanın aşağıya
bakmasında fayda var.Hostes servise başladığında gözlerimi yer küreden ayırıp
kitabıma çeviriyorum.Gözüm kitapta kulaklarım uçağın motorlarında emanet.
Oysa bu yüksekliğe çıkabilen insan feleklerin zikrine kulak
verebilmeli.Ud’u gezegenlerin seslerini/zikrini yüksek bir dağın tepesine
çıkarak icad ettiği söylenen aceminin
durumu ile kendi durumumu kıyaslarsam ortaya oldukça ironik bir tablo çıkıyor.İranlının çıkmış
olduğu dağdan fersah ,fersah yukarıdayım ama motor gürültüsünden başka bir ses
duyamıyorum. Belki de mesele çıkmak değil orada isabet etmekte; Farisinin dağın
zirvesinde aylarca durup kulak kesilmesine bakacak olursak böyle bir sonuç
çıkarsayabiliriz.Bazı uçuşlarda kaf
dağının ardındaki ülkeyi görürsünüz.Bu o uçuşlardan birisi değil.Güneşli bir
gündeyiz ve neredeyse tek bir bulut bile yok.Bulut yok , hayal yok , muazzam bulut ülkesini görme imkanı yok.Ancak çıplak
dağları seyredebilirsiniz ve ben de
çıplak dağları seyretmektense Amerikalı Sam Walton un çıplak ruhunu
seyrediyorum/ Wall Mart Etkisi : The Wall Mart Effect.
İzmir’e üniversitede öğrenci iken pek çok kez gitmişliğim
var.Gıyabında konuşurken Ankara ile aynı kefeye koyar ve homojen bir şehirdir ,
kaymaksız homojen bir yoğurt gibidir derim. Şehirlerde homojenliğe tahammülüm
pek yok..Çünkü bu şehir bir miktar platonun şehrine benzer ki şükür tam olarak
hayata hiçbir zaman geçirilemedi. Şehir
zamanı mekana hapseden asi
ve günahkar bir sahne.İnsanla insanın
yarattığı ne kadar da birbirine benziyor. Zaman gerçek mekan ise sadece bir dekor.Toprağın altına inemeyen bir
dekor. Sahnenin üstündeki sıfatların hiç biri perde kapanınca işe yaramaz
oluyor.İzmir kötü bir dekor.Benim içim şehir İstanbul.Alsancak sahilinde
göremediğin enginliği Beyoğlunda görebilirsin.Taksim “Culture” ın mücessem
mabedi olmasına rağmen Alsancağın pespaye şehvetinden üstündür.Taksimde İmam Adnan sokağının biraz ötesinde döner
kesen sakallı , sarıklı amcaların İmam Adnan sokağından çıkan İ....lere döner kesme ihtimali bu topraklara serpilmiş
Sultan Fatih bereketidir.Şimdi en bilineni İbrahim Karagül olan İzmir’de okuyan
arkadaşlarla İzmir gezmelerimiz aklıma geliyor aşırıya kaçıp
haksızlık yapmamak için susuyorum.
Deniz kıyısında bir kahvaltı yapalım diyor arayan derviş
hesabı Narlıdere civarında Şirincan restoranı keşfediyoruz. Şirincan restoranttan
yola çıkarak tumturaklı sosyal analizler
yapabilmek mümkün. Çünkü restoran sıkmabaş yeni yetmelerle dolu.Üstü forma
altını sorma hesabı.Ama bu yüzeysel analizlerle kimsenin canını sıkacak
değilim.
Rakip analizlerini bitirince Konağa geçiyoruz.Konaktaki yalı
caminin bende özel bir yeri yer.Serçe yavrusu gibi bir şey olduğunu düşünürüm.İki rekat seferi namazı kılayım
diyorum , tadilatta imiş. İşçilere en yakın camiyi soruyorum şimdi ismini
hatırlamadığım bir başka yeri tarif ediyorlar.Eski İzmir e bakınca eski
İstanbul’dan çok da farklı olmadığını düşünüyorum. Fark nereden itibaren oluştu
acaba ? dilimin ucunda Sebatay Levi ismi.
Sabah geldik akşam dönüyoruz.İnsan oğlu kuş misali.Uçak
İzmir’e sırtına döndüğünde ben de yüzümü
kitaba çeviriyorum.Marmara’nın üzerinden denize bakınca kendini köpüklü sulara
salıverme isteği zapt edilmez
oluyor.Uzaklardan İstanbul silueti boy gösterirken İstanbul ile İzmir’i
birbirine bağlayan babamın
naklettiği bir hikaye geldi aklıma. “ Köylülerden ikisi İzmir’e çalışmaya
gider.İzmir’de amele pazarında bekleşirlerken
iki kişi iş vermek için İbiş le arkadaşını alıp inşaata götürürler.Akşama kadar
çalıştırdıktan sonra garibanların gözlerini korkutup sırtlarına biner siz bizim
eşeğimizsiniz diyerek bir saat eziyet
eder sonra da para vermeden gönderirler.İbiş ile arkadaşı korkup sırlarını
kimseyle paylaşmazlar.Gel zaman git zaman İbiş İstanbul’da bir inşaatta çavuş
olur.Arkadaşı da aynı inşaatta ameledir.Akşam odlumu bizim ibiş gardiyan
kesilir.Havasından yanına yaklaşana aşk olsun.Afrası tafrası hiç bitmez
İbiş’in.Bir akşam İbiş koğuşu susturup bağırıp çağırırken İzmir’den arkadaşı
İbiş in karizmasını çizen diyaloğu başlatır.
-İbiş der.
-Ne var ola.Ben size ses etmeyeceksiniz demedim mi?
-İbiş sana İzmirrr
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/1/2007 - Küreselleşme ve İslam
Araçların Masumiyeti:
Aydınlanmanın muzaffer savaş arabası ; küreselleşme , bütün imkanları ile
dünyayı tarassut altına almış görünüyor. Bu tasallut, önüne geçen bütün direniş
kalelerini ,birer birer ele geçirdikçe, insanların kalplerindeki korkular da
büyümeye başlıyor.Görünen o ki küreselleşmenin özünde taşıdığı şeytaniliği sezen
müslümanlar bu sürecin önüne yerelliği koyarak set oluşturabilecekleri
düşüncesindeler.Bu sebepten tek tip insan modelinin karşısına, hakikat olsun ya
da olmasın, çoğul bir gerçeklik inşası kurulmaya çalışılıyor. Küreselleşmenin
karşısına yerel kültürler , yerel kültürlerin devamlılığı, birer
kutsalmışçasına savunulur hale geliniyor.Bu noktada durup araçların
mutlaklığının olup olmadığını tefekkür etmek zorundayız.Çok şükür artık
araçların amaçlardan soyutlanamaz bir ruhu olduğunu idrak edebiliyoruz.Ancak
bir reddiye ile başlayan bu idrak edişimizi araçların kutsal ayetler
olamayacağı karşı bilinci ile genişletmek zorundayız.Kuran okuyan Televizyonun
sadece bir mesaj taşıyıcı olmadığı , kendisinin bizatihi bir mesaj olduğu ve
sunduğu formel mesajdan azade bir rol üstlendiği aşikardır.Ancak bu durumun
mutlak ve geri döndürülemez bir durum olduğunu varsaymak evrenin düz bir
yürüyüş çizgisine sahip olduğunu varsayan ilerlemeci bir mantık ile
mümkündür.ALLAH mümkünsüzden mümkün çıkarak mutlak hüküm sahibidir. Mutlak
hüküm sahibi olan Allah eşyada ve olanda da mutlak irade sahibidir.
Üçüncü Yol:
Küreselleşmenin dünyevi iktidarın mücessem bir putu olduğu aşikar.Peki
ALLAH'ın rızasına sahip olmaktan başka amaçları olmayan, muktedir olmayı eşyaya
hükmetme, araçlara hükmetmek olarak anlamayan insanlarla karşılaşan küresel
istilanın hayat bulacağı yer neresidir? Bu güne kadar yenilmişliği kabul eden
müslümanlığın ortak bilinci , karşı saldırıdan başka bir ihtimal üzerinde
fazlaca durmadı.Arnold Tonbee nin dulaist Heredion-Zeolot tanımlamaları kolayca
kabul görülerek benimsendi ve bu yol üzerinde nazariyeler geliştirildi.Oysa bu
dulaist determinizm ALLAH ın iradesini sınırlayan çarpık bir anlayıştır.
Küreselleşme İslamın Yayılışına Hizmet Edebilir mi?
Hz Peygamberin kendisini parçalarcasına insanları müslüman olmaya davetinin
arka planında bir iktidar görebilir misiniz? Hz peygamberin vefatından onyıllar
sonrasında bile İslamın tam bir iktidar imkanı sunmadığı açıktır.Bir iktidar
imkanı sunulabilse idi Hz Ömer in "Ben eğri yola düşersem ne
yaparsınız" sorusuna "Seni kılıcımızla düzeltiriz ya Ömer "
cevabı verilemezdi.Müslümanın diğer insanları müslüman olmaya davet etmesinin
onları müslüman olarak görmek istemesinin arkasında hakkı idrak etmsi
yatmaktadır.Hakikatı anlayan kişi onu kendisinde saklayamaz , çünkü kendisi
hakikatleşir ve ifşa olur.Yukarıdaki soruyu okuma/anlama biçiminiz/miz cevabın
kendisini oluşturmaktadır.İslamın yayılmasını iktidar sahasının genişlemesi
olarak olarak algılayan bir zihin için bu sorunun cevabı doğrudan evetle
sonlanır.Oysa bunu bir fehmetme meselesi olarak ele aldığımızda sorgulanacak
bir mecra ile karşı karşıya kalırız.
Moğol Tecrübesi:
İslam dünyasının küreselleşmeye benzer bir istilayı Moğol istilası döneminde
yaşadığını söylemek mümkün.Adı geçen dönemde irfan ve akıl kaba gücün önünde
dağılıp gidivermiş görünümündedir.Ancak çok geçmeden istilacılar boyun
eğdirdikleri insanlar tarafından yeniden inşa edildiler.Moğolun tek silahı
kılıcı idi.Karşısında kendisine çekilmemiş bir kılıç bulamayınca Moğol u var
eden başka bir amil onu ayakta tutan başka bir etken kalmamış
oluyordu.Küreselleşmenin ise silahı yukarıdada izah ettiğim üzere dünyevi
iktidardır.Tüketim kültürü , standardizasyon vb olgular dünyevi iktidarın
taşıyıcı unsurlarıdır.Bugün dünyayı tarassut altına alan aydınlanma
felsefesinin uzantısı küreselleşme , mevcut imkanlarını tüketme noktasına
gelmiştir.Atomize edilmiş birey nöronlarına kadar parçalanamayak ,
kütleselleştirelen birey kaosu tetikleyecektir.Kaos ise yeni imkanların önün
açabilecek yeni bir düzen demektir.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/26/2007 - Söylenmemiş Kelimeler
Gün ışığı görmemiş kelimelerde saklıdır insan olmanın sırrı.Dilinin ucuna gelipte azat etmediğin , eşinin bile duymasından endişe ettiğin , tanrısızsan ya varsa, mümin isen ya yoksa diye düşündüğün ama diyemediğin.Söyleyemediğin sözlerin kadar özgürsün yahut sözylemediğin sözlerin kölesi.Seni farklı kılan söylediklerin olamaz farkın söylemediklerinde Amele dönüşmemiş niyetlerinle insansın.Bu sebepten baldızının ırzına geçmiş kişiden bir farkın yok belki daha da sefihsin.İnsanlar içinde en aşağıya inip sonra yükselişin niyetlerinde gizli. Yaptıkların kadar yapmadıklarında yazılacak karnene.Yapabildiklerin buzdağının su üstünde kalan yüzü. Bana bakıyorsun ama görmüyorsun bu sebepten.Fotağrafın negafindeyim ama şeklin dışında mevcut karanlığım ben.
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/9/2007 - Bağ
Bir şey bir şeye bağlı Tazılar gibi avcının önünde En önde av bağsız Bir vagon bir vagona bağlı Raylar raylara Karanlık aydınlığa Makinist bağsız. Ruhum ruhuna bağlı Ruhun ruhuma Rabıta muhkem Ruh yok Tahtır*******li insan Yükselir düşer Düş-ün-ce şeytan Ellerim bomboş
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/7/2007 - Tanrı Ve Şiir
Tanrının ismini şiirde zikredince
Eksik bir yan
gizli şeylerin vermiş olduğu haz.
mesela rövanş
Çocuk ve tanrı
Aynı saflık ve ötekinin umursanmazlığı
Gizli bir hınç içinde
Kendini var edenle
Tanrı ile ben
Allahsız günlerimde
Misket oynardık
kuş gözleriyle
Koşarken derin dehlizlerimde
İş paydoslarında
serbest nefes alma zamanlarında
Tanrının olmadığı saatlerde
Elimden tutan var
ŞÜKÜR RABBİME
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Kendini Bil
BURNUNUN UCUNU GÖREMEYEN
KENDİNİ NE BİLSİN.
|